Türkiye’nin temel sorunu: Verimlilik artışı

Son zamanlarda ekonomi yönetimi ve politika yapıcıların sık sık dile getirdiği ve Türkiye ekonomisinin temel sorunlarından biri olan ‘’verimlilik artışı’’ konusu oldukça gündemde. Bu konu bugünün gündeminde olsa bile aslında yeni bir sorun değil. Türkiye ekonomisi uzun yıllar kaynaklarını rant ve inşaata aktararak, bunun üzerinden büyüme modeli geliştirmiş ve 2006’dan bu yana verimlilik artışı sağlayamamış bir ekonomi. Pandemi döneminde her ne kadar üretimi ve ihracatı artırmaya yönelik bir büyüme modeli sağlamak için ‘’Türkiye Ekonomi Modeli’’ adı altında bir model geliştirildiyse de, malum sonuçlarından bağımsız olarak bu modelin içinde de verimlilik artışını destekleyecek bir politika görmedik. Çünkü geçmişte olduğu gibi verimsiz büyümenin, tüketime yönlenen kredi patlaması ile sağlanması enflasyon ve cari açık sorunlarını da besliyor. Bugün gelinen noktada ise enflasyonla sadece para politikası aracılığıyla mücadele ederek refahı artırmaya çalışmak, uzun vadede ne mümkün ne de istikrarlı bir refah artışı sağlayacaktır. 

Çözümü ise enflasyonu tek başına para politikası ile düşürerek refahı artırmaya çalışmak değil, mali politikalarda dönüşüm sağlarken yeni gelişen teknolojilerden de yararlanarak verimlilik artışı sağlamaktan geçiyor. Bunun için ise yeni teknolojiler, faktör kombinasyonunun optimizasyonu (emek, sermaye, teknoloji ve diğer girdilerin nasıl bir araya getirilerek en iyi sonucun elde edilebileceğinin incelenmesi), daha güçlü organizasyonlar, rekabet ortamının iyileştirilmesi gibi reformlara ihtiyaç var. 

Verimliliği artırmak için kaynak tahsisi iyileştirilmeli ve teknolojik yenilikler benimsenmeli

Ekonomik büyümenin temel itici güçleri arasında emek, sermaye ve bu iki kaynağın ne kadar verimli kullanıldığı yer alır; bu kavram, toplam faktör verimliliği olarak da bilinir. IMF verilerine göre 2008-09 küresel mali krizinden bu yana büyümedeki düşüşün yarısından fazlası TFV büyümesindeki yavaşlamadan kaynaklandı. TFV’yi artırmaya çalışan ülkeler, teknolojik yenilikler ve kaynak tahsisini iyileştirerek, emek ve sermayenin daha üretken firmalara yönelmesini sağlamak için yapay zeka yatırımlarını günden güne artırırken, yapay zeka ile elde edilen verimlilik kazanımlarını konuşuyor. Bizde ise ‘’sürdürülebilirlik’’ kavramı gibi ‘’yapay zeka’’ kavramının günden güne içi boşaltılıyor. 

Türkiye’de en çok karıştırılan konulardan biri otomasyon ve yapay zeka farkı. En basit anlatım ile otomasyon; tekrarlayıcı veya rutin işleri insan müdahalesi olmadan gerçekleştiren bir teknolojiyken, yapay zeka karmaşık problemleri çözmek veya belirli görevleri gerçekleştirmek için öğrenme ve deneyimleme yeteneğine sahip bilgisayar sistemi. Yani otomasyon sadece belirli talimatlarla çalışırken, yapay zeka kendi deneyimleriyle öğrenen ve gelişen bir teknoloji. Bu teknolojileri birbirine karıştırmanın yanı sıra daha önemli sorun bu teknolojileri kullanabilmek için gerekli olan veri. Öyle ki Türkiye’de birçok şirket yapay zekanın verimlilik artışı konusunda çok heyecanlı ancak süreçleri optimize ederek üretim verimliliğini artırabileceğimiz veriye sahip değil. Ancak tehlike büyük. 

Sanayi devrimi ve teknoloji devrimini kaçırmış bir ülke olarak yapay zeka devrimini kaçırmak çok da uzun olmayan bir vadede şirketlerin rekabet gücünü kaybetmesine ve küresel pazar paylarının azalmasına neden olabilir. Bu sebeple eğer verimlilik artışı istiyorsak; kaynak kullanımını iyileştirilmeli, yeni teknolojilere yatırımlar artırmalı (Teknolojinin alınması/üretimi/kullanımı), kurumsal yapılar yeniden organize edilmeli (Üretimin organizasyonu) , teknolojisi yüksek ürünlerin ihracatı desteklenmeli, verinin ve veri saklamanın önemi kurumlara anlatılmalı, teknolojik altyapı bankalarda olduğu gibi reel sektör tarafında da güçlendirilmeli, toplum yediden yetmişe yapay zeka ve otomasyon konusunda daha fazla bilgilendirilmeli.  Özetle sıklıkla duyduğumuz dijital dönüşüm ve verimlilik artışının sağlanabilmesi için, topyekûn bir mücadele gerekiyor.